*

22/6/2007 - Novalis'in Mavi Çiçeği

 

 

Romantizmin ana sembolü : Mavi çiçek...

Ulaşılması güç olanı ifade eder; dillendirilemeyen özlemi...

Mantıkla açıklanamayacak bir şeyin imgesidir...

Fakat özlemini dindirebilmek için de gene o "ulaşılmaz olana" ulaşmaktır tek çare...

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2007 - Azat kabul etmez zaptolunmuşluk

 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/6/2007 - Muhakeme

Herkesin hayata dair söyleyeceği birkaç cümle vardır.

Çağlar, dökülür kaleminden kimininki. Su gibi duru, vurucu, akıcı…

Yetenek midir yazmak eylemi?

Bilmiyorum.

Belki.

Zihninde toparladıklarını kağıda dökmek için ihtiyaç duyulan şeylerden (kelime dağarcığı örneğin veya belli bir bilgi birikimi. Örnekler çoğaltılabilir elbette) yoksun olmadığım halde; yazar falan da olma arzusu gütmediğim, yazma eylemini kendimi bir nevi “rahatlatmak” amacıyla yaptığım halde bunu zaman zaman ve hatta çoğu zaman “hakkıyla” yapamadığımı görmek rahatsız ediyor beni.

Kalem “yarıştırmak”, beğenilmek, daha çok blogcu tarafından okunmak değil bu “hakkıyla” sözcüğünün açılımı.

Beni rahatsız eden şey asla zihnimi toparlayıp da aklımdakileri tümüyle sözcüklere dökememek. Beynimin içinde yan yana gelip oluşan o anlamlı cümleler hiçbir zaman dökülemedi kağıda. Fır dönüyorlar beynimin içinde, özgürlüğe alışık bir kuşun kafeste kanat çırpması gibi kanat çırpıp acıtıyorlar beynimi.

Oysa çıkmak zorundalar oradan, bir nevi doğal ihtiyaçlarını gidermek gibi bir şey bu. Olmayınca da kabız olmak gibi bir şey işte. Bir müshil alır kurtulursun ondan da bunun devası nedir bilmiyorum. Ortaya ne çıkacaktı eğer o zihnindekileri yazabilseydin denilebilir. Yukarıda da bahsettiğim şeyler değil. “Eksik oluyorum”, hissettiğim şey bu sanırım.

Tıpkı tanımadığınız bir insanı zihninizde bir şekle sokup da, onunla karşılaşınca gördüğünüzün aklınızdaki imgeye uymaması gibi bir şey bu.

Yazıyorum, hep eksik bir şeylerin kaldığını bilerek. Bunu bir tek ben biliyorum, evet. Ama önemli olan da bu zaten.

İki dille yetişmenin, yıllar önce hafızamdan bir sürü şeyi alıp beraberinde götüren o duygusal travmanın bunda çok fazla etkili olup olmadığını bilmiyorum.

Yazmaktan çekinmekle de ilgisi yok bunun. Hep yazdım, söyledim sevgimi de, nefretimi de, hayal kırıklıklarımı da, umutlarımı da. Ama hep bir şeylerin gene de eksik kaldığını bilerek. O eksik kalan şeyler herkesin içinde taşıyıp da hiç kimseye anlatamadığı şeyler değil. Anlatmak istediğim kadarını anlatıyorum zaten burada. Bu da sorun teşkil etmiyor. Eksik kalıyor işte bir şeyler, “geyik” yaparken, saçmalama hakkını kullanırken dahi.

Karşı tarafın beni anlamama/yanlış anlama kaygısını çok fazla taşımadım (hatta anlaşılma kaygısı bile taşımadım burada) Yanlış anlaşılmak, olmuştur tabi. Hep olur. Herkesin başına gelir. İyi niyetli bir insansa karşınızdaki o yanlış anlaşılmayı düzeltme noktasında size yardımcı olur. Değilse olmaz. Öyle düşünmeye devam eder. İnsanların hakkımda ne düşündüğü önemli değildir, tabi ki bunu eyleme dönüştürmedikleri sürece. Dönüştürdüler mi, biptir edersin, ne mok yerse yesin dersin artık bi süre sonra.

Akıcı, vurucu, hayranlık uyandırıcı kelimler peşinde koşmuyorum, en sade kelimelerle çok güzel ifade edebiliyor insan duygularını. Öğrenmede gösterilen bireysel farklılıklar gibidir bu da. Problemin kaynağı bu değil. Derdim de bu değil. Daha…, daha…, daha… olmak değil.“Gerçek” hayatta olamadığım bir şeyi burada olabilmek hiç değil.

İşte bu nedenle yazmayı sevsem de epey canımı sıkıyor bu durum. Yazamıyorsan yazma diyorum.  Bu tıkanıklığın nedenini bulamadığım, kaynağına inemediğim sürece bu durumu akışına bırakmak da bir işe yaramıyor, içimde dert oluyor orada kalan fazlalıklar.

 

Değil demişim bin yerde.

O değil, bu değil, şu değil. Ne peki?

Berrak bir zihin mi?

Hiç ilgisi yokmuş gibi geliyor bana.

Emin değilim gene de.

Aman bilmiyorum işte.

Şu an bildiğim tek şey; bunun bir veda yazısı olmayıp başlıkta da belirtildiği gibi yaşanan bir muhakeme sürecinin sonucu olmasıdır.

Ama eksiktir, gene…

 

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/6/2007 - burukLUK

 

 

 

Şüphelerimi zahmetle elde ettim;

 hayal kırıklıklarımsa...

 

Sanki beni ezelden
beri

BEKLİYORMUŞ

 gibi...

 

 kendiliklerinden

geldiler

temel bir içe doğuş halinde...

 

<>E.M.Cioran<>


Bağlantı

16/6/2007 - Pürmelal

 

 

Özlediğin, gidip göremediğindir;
ama, gidip görmek istediğin

Özlem, gidip görememendir; ama
gidip görmek istemen

Özlediğin, gidip görmek istediğin

ama gidip göremediğin

Özlem, gidip görmek istemen-
ama, gidememen, görememen;
gene de, istemen



<<Oruç ARUOBA >>

 

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/6/2007 - hasret

 

 

13 yıldan beri nefret ediyorum 15 haziranlardan ve yılbaşlarından. Takvimden beynimden silinsin istiyorum bu iki tarih. Biri seni bize verdi biri de seni bizden aldı. Oysa ikisini de çok severdim eskiden. Biri senin doğum günündü diğeri de yeni bir yılın. Şimdi ben 13 yıldan beri sadece içimden kutlayabiliyorum doğum günlerini, yılbaşında öylece oturuyorum televizyonun karşısında. İnsan her şeye alışırmış zamanla, acısı hafiflermiş, doğa kanunuymuş bu. İnsan doğar, büyür, yaşar ve ölürmüş. Acımı “hafifletmek” amacıyla bu sözleri sarf eden kaç kişinin babası ölmüş ki, kaç kişinin senin gibi bir babası varmış ki. Çevremde hiç yoktu ve ben o çocuk aklımla hayret ederdim buna. Büyüyünce de devam etti bu durum. İyi babalar vardı evet ancak senin gibisi yoktu işte. Bir şeyleriyle hep eksik kalıyorlardı senden. Gurur duyardım bundan ve üzülürdüm başka çocuklara. Babaları sana benzemeyen çocuklara.

Anne sevgisini de sende tattım ben. Nasıl oturup kalkmam gerektiğini de. İnsanları hangi kriterlere göre değerlendirmem gerektiğini de. Böyle yaparak “bunlar zengin insanlar bizimle görüşmezler ki” diyen ne kadar çok insanı şaşırttık biz değil mi. En çok onlar ağladılar senin ardından, bizimle birlikte.

Alışamıyorum yokluğuna, kabullenemiyorum. Yokluğunun açtığı yara yıllardan beri sızlayıp duruyor içimde. Hafifler dediler, hafiflemedi. Neden böyle olduğunu, bu sevginin boyutunu sende biliyordun. “Ben ölürsem sakın Sevgi’ye haber vermeyin, okulu bırakır” demen de bu nedenle değil miydi zaten. Okulu bırakmadım ama sırf sen bunu çok istediğin için. Ama o okulu bitirmemin hiçbir anlamı olmadı benim için çünkü sen göremedin o günü.

Biliyorum sen de beni çok seviyordun. Benim o meşhur Türk düğünlerini aratmayan doğum günü partilerimden birinde yaşlı gözlerle anneme bakıp da “Ben onu nasıl evlendiririm” demişsin. Sanırım bunu duyduğumda karar vermiştim hiç evlenmemeye. Sen yaşlı bir dede oluncaya dek bakacaktım ben sana. Çok yaşlanınca ölecektin sen, 55 yaşında değil.

Ne kadar da yakışıklı ve bakımlı bir adamdın sen. Nasıl da şımarık Alman kadınlarının ilgisinden J Ne tatlı olurdun öyleyken, ne çok yakışırdı sana. Sana benzetiyor herkes beni, huylarımı. Çok mutlu oluyorum. Ama sesini unutuyorum gitgide. Çok üzülüyorum buna.  

“Hadi bi kahve yap da baba kız karşılıklı içelim” demelerini çok özledim. Yüzünü, bahçeyle uğraşırken güneşten yanan o kocaman ve biçimli ellerini hiç unutmuyorum. Dört ay sonra eve dönüp de senin ölünle karşılaşınca yüzünü öpmeme izin vermişlerdi ama elini tutmama izin vermemişlerdi. Ne çok yalvardım amcama lütfen bir kere tutayım sadece diye. Dinlemediler beni. Ama o gece cenazen hala evdeyken rüyama girip de “elimi tut kızım” demiştin yüzünde o kocaman aşina gülümsemeyle. Doya doya sarılmıştım sana, elini tutmuştum. Ne zaman seni çok özlesem o rüyayı hatırlayıp mutlu oluyorum ve “benim babam yaptı gene yapacağını. Bu isteğimi de gerçekleştirdi” diyorum. Her isteğimizi fazlasıyla karşıladın, hem maddi hem de manevi anlamda. Kendi çocukluğunda alamadığın, yapamadığın ne varsa bize aldın bize yaptırdın. Hiç kendin için yaşamadın sen. En çok buna üzülüyorum. Tam da emekliliğinin tadını çıkaracakken, sevdiğin uğraşılara vakit ayıracakken, üç yaşındaki tekne kazıntısının büyüdüğünü görecekken göçtün gittin.

52 yaşında tekrar baba olacağını öğrendiğinde nasıl da şaşırmıştın, üstelik bir de torun beklerken. Annemle o şaşkın halleriniz hala gözümün önünde J Sonra Meltem’in hastaneden eve getirildiği gün ona sadece uzaktan bakman da, gene aynı şaşkın ifadeyle. Ama şaşkınlığı üzerinden atman ve onu da tıpkı bizde olduğu gibi sevginle sarmalaman hiç uzun sürmedi. Biliyor musun Onur hiç hoşlanmıyor kendisinden üç ay küçük bir halasının olmasından. Ama Meltem bunun tadını çıkarıyor. “Bana hala dersen izin veririm internete girmene” diyor J “Siz sevgili misiniz?” diye soranları “Hayır, biz hala yeğeniz” diyerek nasıl da dumur ettiklerini anlatıyorlar büyük bir gururla. İkisi de onbeş yaşında şimdi. Ama sen bunları biliyorsun değil mi.

Her şeyi biliyorsun, hissediyorsun. Üzülmüyorsun değil mi oralarda. Sakın üzülme, her şey geçecek. Her şey çok güzel olacak. 13 yıl önceki insanlar değiliz biz, zaman içerisinde biraz güçsüz kaldık belki, biraz daha kırılgan olduk, zaman zaman savunmasız, dayanıksız, en çok da dayanaksız.  Ama geçecek. Toparlanacağız.Biz olmamızı istediğin gibi olacağız. “Benim kızlarım çok güçlü” diyeceksin gene, biz bunu duymasak bile.

Allah’a şükrediyorum hep benim babam olmana müsaade ettiği için. Sana bize verdiğin, yaşattığın her şey için çok teşekkür ediyorum. Ve dua ediyorum Allah seni kat kat mükafatlandırsın hayatımızda olduğun her an için diye. Tek tesellim, acımı biraz olsun hafifleten tek şey orada mutlu ve huzurlu olduğun düşüncesi. Kavuşacağımız günü özlemle bekliyorum.

Doğum günün kutlu olsun babacığım.

Seni çok seviyorum.  

 

Yorum (14) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

13/6/2007 - Hayali Cihan Değer

 

Neden…?

  Ve onun bulunamayan, bilinemeyen cevabı, cevaplarıdır müsebbibi hayatımı istediğim oranda şekillendiremememin.

İnsanın hayatında olması gereken bir takım şeyler vardır. O olması gereken şeyler de içerik bakımından önemli değildir, başkalarına komik gelebilecek derecede önemsiz şeyler bile olabilir bunlar. Ve hiç de uçuk kaçık şeyler değildirler üstelik. Ancak sizin hayatınızda olması gerekiyordur işte. Siz onlarsız siz olamıyorsunuzdur, yeteri derecede.

Ve bunları elde edebilmek için başlarsınız bir mücadeleye, inançla, umutla. Bu yolda ilimden de faydalanırsınız bilimden de. Allah’a sığınırsınız, inanırsınız. Bunun yanı sıra kendinize inanmayı da ihmal etmezsiniz. Zira en önemli ayağıdır bu mücadelenin kendine güvenmek. Dualar okuyup, adaklar adarsınız. Bilinçaltınıza olumlu mesajlar gönderirsiniz, umut pıtırcığı olup çıkıverirsiniz..

Hem her şeyin size altın tepsi içinde sunulmayacağını, bir takım şeyler için mücadele etmeniz gerektiğini çok iyi bilirsiniz ve çıkarsınız yola. Denersiniz de denersiniz her türlü yolu. Olmadı mı. Gök kubbe yıkılmaz başınıza. Hiç umutsuzluğa kapılmadan tekrar denersiniz. Denersiniz. Denersiniz, Denersiniz. Bir iki adım ilerlersiniz bazen. Sonra bir rüzgar alır savurur sizi başladığınız noktaya. Bir tek kelime çıkar ağzınızdan bir hıçkırık gibi : NEDEN?

Sonunda kabul edersiniz hiçbir şey sizin istemenizle olmuyor. Feveran edersiniz, isyan edersiniz, lanet edersiniz, küfredersiniz. Zırlayıp zırlayıp susarsınız. Sonra da tevekkül edersiniz kaderinize.

Sonra olmadı en baştan başlarsınız yüreğinizde yeni yeni umutlarla.

Olmaz gene.

Sonra bir bakmışsınız ki gidip geliyorsunuz inanç ile inançsızlık, ümitli ile umutsuz, mutlu ile mutsuz, iyi huylu ile geçimsiz olmak arasında. Suçunuz olmadığını bile bile kendinizden çıkarırsınız bunun acısını. Yüklenirsiniz kendinize, acımasızca eleştirirsiniz kendinizi, nefret edersiniz kendinizden, acırsınız kendinize. Eski “ben’i” özlemle anar, bir ölünün ardından ağlar gibi ağlarsınız ardından.Çırpınır durursunuz bu denizde boğulmamak için. Börtü böcek olaydım keşke, taş olaydım, toprak olaydım tek insan olmayaydım diye arabeskçe düşünce tarzına geçiş yaparsınız.

Siz kendinizi yırtsanız dahi yoktur işte bir izahı. Olmuyordur ve demek ki olmayacaktır işte. Yoktur işte olmayışının bir izahı.

E izahını yapamayınca mizahını yapmaya çalışırsınız. Lay lay lomlaşıp bi süre maskaralık yaparsınız “bak yenildin ama bu sefer daha güzel yenildin” diye.Sonra bakarsınız ki o da bi yere kadardır.

Sonra düşersiniz o kopkoyu umutsuzluk kuyusuna. Bazen sımsıkı tutunursunuz size uzanan ellere, sonra tırnaklarınızı öyle bir geçirirsiniz ki hayata ve onlara. Hem sizin canınız yanar hem de onlarınki. Ellerinizi çektiğiniz anda da yanacak olan gene onların ve sizin canınızdır.

Sonra gene “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” misali baştan başlarsınız. Zira bu durumu ne kabullenebilmişsinizdir ne de vazgeçebilmişsinizdir hayallerinizden.

Sonra tekrar başlar o süreç hep en baştan.

Hep en baştan başlar sonra tekrar o süreç.

O süreç hep en baştan başlar sonra tekrar.

Sonra…

Süreç…

Tekrar…

En baştan…

Hep…

Başlar…

Aklınızda bu sefer tek bir soru :

 

NEREYE KADAR….?

 

Yorum (11) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

11/6/2007 - Dere akıyor dere....

 

 

Anneannemin oturduğu ilçenin çok ayrı bir yeri vardır bende. Yaz tatillerimizin çoğunu orada geçirirdik. Sanırım bu nedenle uzun bir süre Türkiye’nin sadece bu ilçeden ibaret olduğunu düşünürdük kardeşimle (farkındayım oldukça şaşkalozmuşuz) Öyle çok büyük, gezilecek yeri çok olan bir ilçe değildir ama çok severdik biz orayı. Şehir merkezine her girişimde halen tebessüm ederim çünkü.

Pazar günü yatmaktan sıkıldığımı düşünerek oraya götürdüler beni. Bu sefer evde kös kös oturmadım. Çok yürümeye sağlığım el vermedi, evin etrafında bir tur atabildik abimle yalnızca. Çocukluğumuzun ayak izlerini sürerek.

Anneannemin evinin hemen yan tarafındaki bu derede – o zaman daha temizdi ve gürül gürül akardı – ne çok oynamışlığımız vardır. Mercan balığı avlama yarışı düzenlerdik burada. Ama “av” biter bitmez balıkları sayıp da birinciyi belirledikten hemen sonra salıverirdik onları anneleri üzülmesin diye.

Hala mercan var mı diye bakamadım ama bir dahaki sefere bunu muhakkak yapacağım.

Tesadüf bu ya, resimde görülen çocuklar da o günkü arkadaşlarımızın çocukları

 

 

 

Bu kavakların altında da piknik yapar, çekirdek çitlerdik. Dün bahçede otururken onlara baktım. Kavak ağacının yapraklarına rüzgarlı havada baktınız mı siz hiç ? Onlarla nasıl “dans” ettiklerini gördünüz mü?  Ben ilk kez gördüm ve gözlerimi alamadım bu güzellikten.

“Başında kavak yelleri esiyor” deyimi buradan mı geliyor acaba?

Bu yolu takip edip aşağıda gördüğünüz köprüye vardık.

 

 

( zaten dere boyunca 300 - 400 metrede bir köprü vardır burada)

Yolda “Çocukluğunu hatırladın mı abi sen de?” dediğimde “Hiç hatırlamaz olur muyum?” dedi. Unutamadık ki hiç. İkimiz de hiç istemedik büyümeyi.

 

 

Anneannemim bahçesindeki incirlerin, eriklerin tadına doyum olmazdı. Bir de o kadar çok ateş böceği olurdu ki. Yakalayıp avucumuzun içine alırdık onları ve saçtıkları ışığı kocaman gözlerle ve hayranlıkla izlerdik.

Bir de kocaman bir iğneye taktıkları iplere tütün dizerdi mahallenin kadınları. Hayret ederdim hep nasıl o kadar seri şekilde ve iğneyi ellerine batırmadan yaptıklarını bunu, ben denediğimde çok zorlanmıştım. Sonra kuruması için serilirdi bir köşeye. Mis gibi kokardı onlar orada.

 

Çocuklukta her şeyin tadı böyle doyumsuzdu sanırım; şimdi de biziz sanki doyumsuz olan.

Anneannemin evi tam görünmüyor ama küçücük, nice sellere ve depremlere inatla direnmiş ahşap bir evi vardır. “Küçük kahraman” diyorum ben ona. Döşemelere ayağınız girecekmiş gibi hissedersiniz, vitrindeki tüm cam eşyalar şangırdardı her adımda. Dün şöyle bir uzanayım dedim ama yatak beşik gibi sallandı durdu. Tadını çıkardım bunun zira dayım yeni ev yaptırıyor ve yakın bir zamanda da buradan taşınacaklar.

Dedemi bu evde kaybetmiş anneannem 32 yaşında ve en büyüğü 15 en küçüğü de 1 yaşında olan dört çocuğuyla birlikte. Annemle teyzem bu evden gelin olup gitmişler. Dayılarım eşlerini bu eve getirmiş. Şimdi nişanlı olan kuzenim de bu evde gelmiş dünyaya. Kim bilir belki de yeni evlerinden değil de buradan gelin çıkar o da. Anılarıyla birlikte bu ev de mazinin bir parçası olacak bundan böyle. Geleceğe tebessüm edebilmek için bazı şeyleri mazide bırakabilmek gerekiyordur belki de zaman zaman. İstemesek dahi.

 

 

Sonra abimin yeni taşındığı evine gittik, abim bana kendi elleriyle kahve yaptı. Odasındaki kitapları karıştırdım, “Çağlar ötesi yorumlar” adlı bir kitapta toplanmış 1024 aforizmayı okudum. Beni etkileyen yalnızca C. Süreyya’nınki oldu : “Aslan kükreyerek ağlar.”

 

 

 

 

Bu resmi de öylesine koydum. Kendileri dün aramızda değillerdi ama benim hep aklımda. Deyzesinin çirkini, erkek suratlısı, mavi gözlü minik dev’i, enerji ve mutluluk kaynağı, tombalağı, pamuk prenses’i, dobişko’su  ve her bişeyi O

 

 

 

 

 

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

8/6/2007 - çağlar gelir hoş gelirrrrr

 

Çağlar'ı (bizim www.blogcu.com.caglarbilir işte) çok severim ben, o bir yana diğer tüm blogcular bir yana. Yalan yok bende Kıskanmak da yok. Öyle işte. Bir kere duruşuyla, bilgi birikimiyle, vizyonuyla her bişeyiyle 10 numara, terbiyeli, saygılı, eğlenceli, yakışıklı. Ahh ah, hep bir erkek kardeşim olsun istemiştim (en azından makyaj malzemelerinizi daha uzun kullanabilme şansı doğuyor  böyle bir durumda) ama Yaradan vermedi, kısmet işte. Sanırım içten içe kardeş belledim ben de Çağlar'ı. Tarifsiz acılara gark etti beni bu nedenle cemalini C-boxumda  zaman zaman görememek, iki satır dahi olsa yorumunu görememek bloğumda.

Ama suç bende, ben belli edemedim ona sevgimi. Şefkatimden mahrum ettim onu, oysa ki o bunu hiç hak etmemişti. Bilmeliydi, anlatabilmeliydim ona bu kardeşçe sevgimi. O da tatmalıydı ben tarafından sevilmenin ne denli fevkalade bir duygu olduğunu, çevremde beni seven şanslı azınlığın arasında olmayı herkesten çok O hak ediyordu, başı da göğe ermeliydi üstelik ben onu seviyorum diye.

Ama olsun, hiç bir şey için geç değildir (hangi sersemin başının altından çıkmış bu klişe bilmem ki)

O nedenle ben de seni - hem hasta ziyareti yapıp sevaba da girmiş olursun ( bir taşla iki kuş vurcan fena mı yani) - sana sevgimin bir göstergesi olarak ve burada da bir ailen olduğunu bilebilmen amacıyla, yemeğe davet ediyorum.

Yarın atla trene gel, Adapazarı garında inince 100-200 m. yürü sağa sola sapmadan, hemzemin geçitten karşıya geç (aman dikkatli ol, trafikte öküz çok burada). Mavi belediye otobüsleri var bildin mi? Heh işte ona bin (bozuk paranı da hazırla. 1.250 vericen hee, dikkat et yabancısın diye fazlasını tırtıklamasınlar) "ben Sevgi hocalara gitcem" de bilirler seni indirecekleri yeri (buralarda beni herkes tanır ayıptır söylemesi). İnince bakkal İbo'ya da ben "Sevgi hocalara gitcem" de getirir seni.

Gelelim en önemli kısmına ben sana aşağıdaki gibi bir menü hazırladım ancak değişiklik istersen telleşelim hemi aplammm.

Acele cevap bekler gözlerinden öperim

 

Kahvaltı çeşitlerimiz:

 

  

 

                                  

 

 

Öğlen akşam karışık çeşitlerimiz:

 

 

    

     

              GÜVEÇ                                        BORANİ

 

 

                      

ZEYTİNYAĞLI BAKLA         ZEYTİNYAĞLI ENGİNAR        ÇAĞLA AŞI

 

 

     

TARHANA ÇORBASI                      PİRİNÇ PİLAVI                  DOLMA-SARMA

 

 

       

HOŞAF                                                 AYVA TATLISI  (mevsimi olmayabilir,

                                                           deepfreeze aleti var heralde)

 

                                                                VEEEEEE

 

                                                  

 

 

ŞARAP (hemide Kayra)

 

Haydii, mutfağa girdim bile ben, bak hem de hasta halimle

 

Yorum (14) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

7/6/2007 - geldim ancak kalıcı değilim

 

 

 

 

Pazartesi sabahı ile Çarşamba öğlen arası hastanedeydim.

Gıda zehirlenmesi.

İyiyim şimdi, birazcık halsizim ve günün büyük bir bölümünü – bundan ne kadar nefret etsem de – yatakta geçirmek zorundayım , o kadar.

Bir de ben var ya çok korktum ambulansta. “Ben her siren çalan ambulansın ardından dua ediyorum Allah kurtarsın diye. Lütfen birileri de benim için dua etsin Allah’ım” diye çok ağladım o bana hiç bitmeyecekmiş gibi gelen upuzun hastane yolunda, o belirsizlik, korku ve endişe içinde.

O da kabul etti . Ben de şimdi her anımı O’na şükrederek geçiriyorum .

Fazla uzatmak istemiyorum ayrıntılar çok hoş değil ve şu yazıyı yazarken bile içim bayılıyor zira her yer hastane ve ilaç kokuyor sanki halen . Fakat bu da bir süreç ve geçecek Allah’tan. Hastanedeki nineden bahsedeyim ama size.

İçeri alındığımda odada 5 tane yaşlı kadın yatıyordu, gerisini hatırlamıyorum ama uyandığımda annem “karşıdaki teyzeye el salla da iyi olduğunu görsün” deyince şaşırdım bir an. Teyzeye kalp pili takılmış, 87 yaşında, kırış kırış olmuş yüzünde sürekli bir gülümseme, o kadar hayat doluydu ki ve sevgi dolu. El salladığımı görünce yüzündeki o ifade çok etkiledi beni. Odaya ilk getirildiğimde kalp hastası olduğumu sanmış ve “ama o daha çok genç” diye ağlamaya başlamış, öyle olmadığını öğrenince de çok sevinmiş. Bu sevincimizi de birbirimize el sallayarak paylaştık. İki de kızı vardı yanında onlar da ona keza. Gelip çocuk gibi sevdiler beni, sürekli moral verip güldürdüler. Ertesi gün başka bir bölüme alındım ama hastaneden ayrılırken onlarla vedalaşıp adreslerimizi, telefonlarımızı aldık. İstanbul’a yolum düşerse şayet ileride gezecek çok yerim var şimdiden

Bundan böyle daha bir dikkat edeceğim çevremdeki, iş hayatımdaki insanlara. İnsan olmanın beraberinde getirdiği duyguları özümsememiş olanları bundan böyle tamamıyla görmezden gelmeyi düşünüyorum. Ne çok üzülmüş, ne çok dert edinmişim kendime en ufak şeyleri bile.

Bu arada şımartılmak da ayrı bir güzellik elbette, onun tadına da vardım yeterince şu aralar. Kardeşim (Berre’nin annesi) bana barbie almış çok sevdiğim için. Gelinlikli gerçi ve bu açıdan oldukça manidar ama olsun. Belki koleksiyonuma da devam etmiş olurum bundan böyle.  

En güzeli de elbette ki Berre’yle buluştuğumuz andı. İşe girdiğimden beri görememiştim onu ve çok özlemiştim. Odadan içeri girip beni görünce o kadar büyük bir özlemle “deyzeee” deyip sarıldı ki bana, başını bir müddet göğsümden kaldırmadı, eliyle omzumu sıvazlayıp durdu. Dünyanın hiçbir servetine, mevkiine değişmem onunla paylaştığımız anları. Kardeşim “ben onu senin için doğurmuş gibi hissediyorum kendimi” demekle çok haklı sanırım.

  

Ambulanstaki o ruh halimle hastaneden çıkarken yüzüme çarpan ılık rüzgar’ın bana hissettirdikleri arasındaki o kısa gibi görünen zaman diliminde o kadar çok şey değişti ki benim için ve kalıcı olarak. Ama belki bunu da sonra yazarım zira gerçekten de dinlenmem gerekiyor artık.

Telafi eder vavoşş bunu merak buyurmayınız siz. Motivasyon motivasyon olalı benim gibi bir dünyalı görmemiş olacak (cümle düşük farkındayım ama değiştiremedim napim)

Unutmadan, sadece atalet’ime komtanım’a yorum yazabildim bu durumda- ki bıldırcın'a benzetmiş beni, pek bi kurumlandım bende çağrıştırdığı şeyle- “bana niye yorum yazmıyonki seeeeennnn” gibilerinden çemkirecek gibi olanlara duyurulur yani (o kendini biliyor).

Bir de bir itiraf gelmiş, çok kurumlandım, şişindim, şımardım, mest oldum, kendimden geçtim, neyse uzatmayayım. Patronum “ben de seni seviyorum” diye bi itirafta bulunmuş.

“Enayi” sekreterin de seni seviyooo Patron ve hepinizi

 

Yorum (13) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Biliyorum bu yara hiç kapanmayacak...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Köy Öğretmeni

Kategoriler

Arkadaşlarım